Ah!… tam ülkenin gerçek gündemini yakalamışken… Nereden çıktı bu olaylar…
Yazan: anadolusanat 18 Mayıs, 2008
Herkesin ağzında bir tekerleme var: Her an, herşeyin olabildiği ülke. Kaçınılmaz olarak böyle bir ülkede, bir olay birden gündemin ilk sırasına çıkabildiği gibi, aynı hızla gündemin en alt sıralarına itilebilmektedir.
Öte yandan her toplumsal ve siyasal grup kendi sorununun en önemli sorun olduğunu düşündüğünden, ülkenin gündeminin sürekli ve hızla değişmesi karşısında kendi sorunlarının unutulup gittiğinden, unutturulduğundan yakınmaktadır.
Böylesi bir ortamda, gelişen ve gündemin ilk sırasına yükselen, ancak pek çok toplumsal ve siyasal grubun kendi sorunlarını ikinci plana iten her olay ya da sorun bir “komplo” ürünü olduğu, “yapay gündem” oluşturmak amacıyla öne çıkartıldığı, “hedef şaşırttığı”, ülkenin “gerçek gündeminin üstünü örttüğü” şeklinde yorumlanmakta ve hatta suçlanmaktadır.
Tam “türban sorunu” ve türban konusuna bağlı “laiklik” konusu ülkenin gündeminin ilk sırasına yükselmiş, olabilecek en geniş toplumsal kesimleri harekete geçirmeye yönelmişken, birden bire “sınır ötesi harekat” ülkenin gündemine “bomba gibi” düşer. “Türban sorunu”, “laiklik” birden bire önemini yitirir, herşey “sınır ötesi harekat” çevresinde dönmeye başlar.
Kendi siyasal faaliyetini, örgütlenme çalışmasını tümüyle “türban sorunu”nun gündemin ilk sırasına yükselmesine bağlı olarak yürüten ve planlayan siyasal hareketler, böyle bir gelişme karşısında ister istemez “boşluğa” düşerler. Öte yandan, “türban sorunu”nun ülkenin “gerçek gündeminin üstünü örttüğünü”, dolayısıyla kendi sorununun ikincil kalmasına yol açtığını düşünen ulusal-siyasal hareket ise, “sınır ötesi harekât”la birlikte değişen gündemden fazlasıyla hoşnut olabilmektedir.
Yine “sınır ötesi harekat” ülke gündeminin birincil maddesi haline gelmişken, Tayyip Erdoğan hükümetinin IMF talimatlarına uygun olarak sosyal güvenlik sisteminde yapmaya çalıştığı değişikliklere kamuoyunun yeterince ilgisinin çekilemediğinden şikayet edenler, her durumda “sınır ötesi harekat” çevresinde dönen güncel tartışmaların ve gündemin saptırıcı olduğunu düşünmek durumundadırlar.
Diğer yandan “iç siyasal tartışmaları bir yana bırakalım, ülkenin geleceğini belirleyecek en önemli gelişme dünya ekonomisindeki kriz olgularıdır” diyenler, hem “sınır ötesi harekâtı”nın, hem “türban sorunu”nun, hem de sosyal güvenlik sistemine ilişkin değişikliklerin saptırıcı olduğuna hükmederler..
Ve birden ülkenin gündeminde öne çıkmış sorunlar (türban sorunu, sınır ötesi harekat gibi) bir an için önemini yitirdiğinde meydanlara çıkan milyonlarca işçi, emekçi, memurun sosyal güvenlik sisteminde yapılmak istenen değişikliklere karşı eylemleri gündemin eksenini değiştirirken ve tam da değiştirmek üzereyken, “iş-aş” sorunu öne geçerken, birden AKP’nin kapatılmasına ilişkin dava herşeyin üstüne çıkan yeni bir gündem haline geliverir. Öyle ki, milyonlarca işçi, emekçinin eylemleriyle aynı güne “rastlayan” AKP’nin kapatılması davası kitlesel eylemlerin haber bültenlerinde yer almasını bile engelleyebilmiştir.
Ve yine birden, herşey AKP’nin kapatılması davasına “endeks”lenmişken, dünya ekonomisindeki “türbülans” gündemin ilk sırasına yükselmiş, “kara cuma”, “kara pazartesi” haberleri tüm diğer olayların ve gelişmelerin üzerine çıkmıştır.
“2001 krizi AKP’yi yarattı, 2008 krizi AKP’yi yok edecektir”e inananlar, her çeşitten ve cinsten “makro ekonomistler”, ekonominin gündemin ilk sırasına çıkmasından büyük bir hoşnutluk duyarlarken, birden bire gündem yeniden değişir. İlhan Selçuk, Kemal Alemdaroğlu ve Doğu Perinçek “Ergenekon çetesi” soruşturması nedeniyle gözaltına alınırlar.
Gündem yeniden değişmiş, gündemin birincil konusu yine farklılaşmıştır.
Her türden ve cinsten çıkar grupları, baskı grupları, marjinal kesimler, çevreciler, ulusal hareketçiler, laikler, sendikalar, meslek kuruluşları, sağcısından solcusuna siyasal partiler, kültür çevreleri ve nihayetinde devrimci örgütler, bir yandan durağanlık karşısında “her an herşeyin olabildiği ülke” olmanın “keyfi”ni sürerken, diğer yandan her bir gelişmenin kendi gündemlerini önemsizleştirdiğinden şikayet etmeyi sürdürürler.
Her kesimin istediği tek şey, kendi istemleri ve çıkarları doğrultusunda ülkenin gündeminin belirlenmesi ve bunların gerçekleşmesini sağlayacak koşulların ortaya çıkmasıdır. Dolayısıyla her kesimin bu istem ve beklentisi, diğer kesimlerin aynı istem ve beklentilerini dışlar. Haberler hızla “tüketilir”. “Medya manipülasyonları”, T. Özal’dan beri süregiden “gündem saptırıcı” hükümet açıklamaları da işin içine girince, ortalık tam anlamıyla karışır.
“Siyasal olaylara karşı duyarlı” bireyler ise, böylesi bir gündem değişimi ortamında kafa karışıklığına düşmeseler bile, fiili mücadeleler içinde yer almak, sürekli bir mücadele içinde bulunmak yönündeki istemleri ve çabaları “moral” sorunlarla yüzyüze gelir. Kendisinin duyarlı olduğu bir siyasal ya da toplumsal sorun için daha ilk adımını atar atmaz, bu sorunları açıklamak, anlatmak ve bunların çevresinde başka insanları örgütlemek için sokağa çıkar çıkmaz, ülkenin gündemi değişmiş olur.
“Türban” konusunda halkı bilinçlendirmek, laiklik konusunda insanları duyarlı hale getirmek için sokağa çıkan birey, daha ağzını açıp sorunu anlatmaya başlamadan bambaşka bir sorunla karşı karşıya gelebilmekte, “tamam türban sorunu öyle de, AKP kapatılacak mı” şeklinde bir başka soruya muhatap olabilmektedir.
İşin içine “derin devlet”, “Ergenekon çetesi”, “uluslararası komplo”, “medya” manipülasyonları da girince, artık hangi sorunun ne olduğu ve buna karşı ne yapılması gerektiği soruları da boşlukta kalır.
Böylece “her an herşeyin olabildiği ülke”de insanlar, bir mücadelenin kitlesi olmaktan çok, gelişen ve sürekli yer değiştiren olayları izlemekten başka bir şey yapmayan insan “kütlesi” haline dönüşür. Bu “kütle”, sadece izleyici konumunda kalarak, sözcüğün tam anlamıyla pasifize olur.
Bu aşamadan itibaren sorunlar, ülkenin gündeminin ilk sırasında hangi olayın ya da sorunun olmasından çıkar, gelişen olaylar karşısında “duyarlılığını” yitirmiş, sadece izleyici konumunda bulunan pasif bir “kütle” sorunu haline gelir. Herhangi bir olay ya da sorun ülkenin gündeminde görece uzun bir süre başat konumda bulunsa bile, pasifize edilmiş, izleyici konumunda tutulan “kütle”nin hareketsizliği buna karşı bir mücadelenin örgütlenmesini engeller.
Pasifize edilmiş “kütle”nin hareketsizliğini “susma, sustukça sıra sana gelecek” teması çevresinde ortadan kaldırmaya yönelik çalışmalar ise, yeniden gelişen ve değişen ülkenin gündemiyle birlikte, “birşeyler yapılmalı” istemi ile bunu yapacak örgütlülüğün olmaması arasına sıkışır.
Siyasal kadrolar ve yönetimler, böylesi değişken ülke koşullarında sürekli ve geliştirici bir mücadele çizgisi izleyemezler. Ellerinden gelen tek şey, kendilerinin gelişimini sağlayacak, sürekli ve geliştirici bir çizgi izlemelerini olanaklı kılacak bir “gündemin” ortaya çıkması için “tanrı”ya yakarmaktan ibarettir. Ülkenin gündemini belirleyen güçler “medya”, “derin devlet” ve “siyasal iktidar” olarak tanımlandığı andan itibaren de, “tanrı”ya yakarmak da bir işe yaramamaktadır.
Kaçınılmaz olarak siyasal kadrolar ve yönetimler, bir bütün olarak ifade edersek siyasal örgütler, kendilerinin “has” gündemleri ve başat mücadeleleri için gerekli koşulların ortaya çıkmasını bekler hale gelirler. Siyasal anlamıyla oportünist (fırsatçı) bir tutum içine girerler.
Sol örgütlenmeler açısından bakıldığında, egemen tutum oportünizm, pasifizm ve legalizmdir. Ancak hepsinin ortak şikayet konuları, ülkenin gündeminin hızla değişmesi, değiştirilmesi, değişiyor olmasıdır.
8 Mart uluslararası emekçi kadınlar günüyle başlayıp 1 Mayıs’la sona ereceği varsayılan “bahar hareketliliği” günlerinin beklentisi içinde olan sol, birden değişen gündem karşısında, neredeyse “klasik” denilebilecek bir “Mart sendromu” içine girerler. Mart ayının hareketli günlerini Nisan’ın sessizliği izler. Artık tek umut 1 Mayıs’tadır. Eğer 1 Mayıs öncesinde ülkenin gündemi yeniden değişmezse, “klasik” 1 Mayıs çalışmalarıyla belli bir hareketlilik sağlanır, kadrolar “kış uyku”sundan sıyrılır, canlanır. Aksi halde “senede bir gün”den beklenen “prim” de elde edilemez.
Öz olarak durum, yaşanılan koşullar, popüler ifadesiyle manzar-i umumiye budur.
Bu manzara-i umumiye karşısında, bir kesim dünya ekonomik bunalımının gelişmesi, kriz dinamikleri ve bunun olası sonuçlarına dikkatleri çekmek isterken, diğer bir kesim bu bunalımın ülkeye yansıması karşısında kitlenin bilinçlendirilmesi ve örgütlendirilmesi gerektiğini düşünür. Bir kesim “türban sorunu”ndan yola çıkarak kitlenin laiklik bilincinin güçlendirilmesi ve laik düzenin korunması için örgütlendirilmesini isterken, bir başka kesim “türban hangi sorunların üzerini örtüyor”un tartışılmasını ister. Bir diğer kesim “laik devlet” ilkesinin öneminden söz ederken, bir diğer kesim “üniter yapının korunması”nın önemini öne çıkarır. Kürt siyasal hareketi için “ulusal sorun” ve buna ilişkin “siyasal çözüm” tartışmalarının ülkenin en temel sorunu olması istenirken, bir başkaları için AKP hükümetiyle birlikte toplumsal yapının artan islamileştirilmesi en temel sorun olarak kabul edilir. Çalışanlar ve sendikalar için sosyal güvenlik sisteminde yapılmak istenen değişiklikler yaşamsal öneme sahipken, AKP’nin kapatılması davası bu sorunun üzerini örten bir örtü olarak görünür.
Ve günler, aylar ve yıllar geçer. Gündemler sürekli birbirleriyle yer değiştirerek, ama hiçbir biçimde ortadan kalkmayarak, her seferinde bir başkasına yerini vererek, yeniden ilk sıraya yükseleceği günleri bekleyerek zaman geçer. Nesnel koşullar tarafından belirlenen gelişmeler ve gündemler karşısında öznel güçlerin yetersizliğiyle oradan buraya koşuşturulup durulur. Olayların kuyruğuna takılınır.
Bütün bunların neden ortaya çıktığı sorusu ile bu değişkenlik karşısında sürekli ve kararlı bir mücadele nasıl yürütülebilir sorusu birbirinin içine geçer. Birisini çözmeye yönelindiğinde diğeri çözümsüzlüğe terk edilir. Kitle kuyrukçuluğunun yerine, olayların kuyruğundan tutmaya çabalamak şeklinde bir siyasal pasifizm egemen olur.
Bu manzara-i umumiye karşısında “aklı başında ve bir şeyler okumuş” kişiler, ülkenin gündeminin böylesine hızlı değişimi karşısında Liebknecht’in sözlerini (ona ait olduğunu söylemeksizin ve kaynağı belirtmeksizin) yinelemekten hoşlanırlar: “Eğer şartlar yirmi dört saat içinde değişirse, taktiğin de yirmi dört saat içinde değiştirilmesi gerekir.”
Her ne kadar Liebknecht’in bu sözleri aynen aktarılmasa da, söylenen, hızla değişen gündemler karşısında hızla “tutum ve tavır” belirleyebilen, buna uygun olarak sokak protestoları ve gösterileri düzenleyebilen bir “örgüt”e sahip olmaktır.
Lenin’in Nereden Başlamalı yazısında ifade ettiği gibi, “Dolaysız saldırıya geçmek ve istibdadı yerle bir etmek için bir ‘güçlü savaş örgütü’nden; ‘kitleler arasında geniş çapta devrimci siyasi ajitasyon’dan (gerek devrimci, gerekse siyasi bakımdan artık ne kadar da faaliz!); ’sokak protestoları için ardı arası kesilmeyen çağrılar’dan; ’siyasi niteliği belirgin (aynen!) sokak gösterileri’nden söz edilip duruyor ve bu böylece sürüp gidiyor.”
Böylece gevezelik ile laçkalık birlikte gider. Gündemin 24 saat içinde değişmesi karşısında, “taktikleri” de 24 saat içinde değiştirmek, yakın bir basımevinde ya da yazıcıda bastırılmış pankartlarla 5-20 kişiyle Taksim tramvay durağına çıkmak halini alır.
Kendisine devrimci diyen herkes, bir kez daha Lenin’in Ne Yapmalı ve Nereden Başlamalı yazılarını okumalıdırlar. Bu yazılarda açıkça ifade edildiği gibi, ülke çapında ve merkezi bir siyasi gerçekleri açıklama kampanyasını yürütmeksizin ve bunu yürütebilecek örgütlenme olmaksızın kitlelerin bilinçlendirilmesi ve örgütlendirilmesi olanaksızdır.
“Şartların değişmiş ve dönemlerin farklı oluşuna sarılmak saçmadır; bir mücadele örgütünün inşası ve siyasi ajitasyonun yürütülmesi, ‘durgun, barışçı’ her şart altında ve devrimci ruhun zayıflaması ne kadar belirgin olursa olsun her dönemde esastır. Üstelik böyle dönemlerde ve böyle şartlarda bu tür çalışma özellikle gereklidir, çünkü patlama ve taşma zamanlarında örgütün kurulması çok geç olacaktır. Parti bir anda faaliyete geçebilmek için hazır durumda olmalıdır. ‘Yirmi dört saat içinde taktiği değiştirin!’ Ama taktiğin değiştirilmesi için önce ortada bir taktiğin bulunması gerekir. Siyasi mücadeleyi her durumda ve her şart altında yürütebilecek güçlü bir örgüt olmadan, sağlam ilkelerin aydınlattığı ve kararlılıkla uygulanan sistemli eylem planı diye bir şey sözkonusu olamaz…” (Lenin, Nereden Başlamalı)
Devrimci bir strateji olmaksızın, devrimci bir stratejiye sahip bir örgüt olmaksızın, koşulların değişmesinden söz ederek “taktikler”i değiştirmekten söz etmek, olayların kuyruğuna takılmaktan başka bir sonuç vermez.
“Her an herşeyin olabileceği bir ülke”de her değişen gündem karşısında bildiriler kaleme almak, 10-20 kişilik protesto eylemleri için Taksim tramvay durağına “çıkmak”, belki bu “eylemler”de yer alanların “umut”larının büyütülmesine hizmet ediyor olsa da, mücadelenin yükseltilmesine hiçbir katkısının olmadığı da görülmek zorundadır.
Birbiri ardına gelişen ve değişen gündemlerin arkasına takılmaktan kurtulmak isteniyorsa, birbirini dışlayan gündemlerin saptırıcılığından yakınılıyorsa, sürekli ve sistemli bir mücadele çizgisinin izlenmesi gereğinden söz ediliyorsa, her durumda Lenin’in aşağıda yer verdiğimiz sözleri bir kez daha okunmalı ve düşünülmelidir. Çözüm ve çıkış buradadır:
“Bir sosyal-demokrat haline gelebilmesi için, işçi, toprakbeyi ile papazın, yüksek memur ile köylünün, öğrenci ile serserinin iktisadi niteliği ve toplumsal ve siyasal özellikleri konusunda açık-seçik bir fikre sahip olmalıdır; onların güçlü ve zayıf yanlarını bilmelidir; her sınıf ve tabakanın kendi bencil özlemlerini, kendi gerçek ‘iç yapısını’ gizlemek için kullandığı bütün parlak sözlerin ve safsataların anlamını kavramalıdır; belirli kurumların ve yasaların yansıttığı şu ya da bu çıkarların neler olduğunu ve bu yansıtmanın nasıl olduğunu anlamalıdır. Ama bu ‘açık-seçik tablo’, herhangi bir kitaptan edinilemez. İşçi, bunu, ancak canlı örneklerden, belirli bir anda çevremizde olup bitenlerin, herkesin üzerinde konuştuğu ya da birisinin fısıldadığı şu ya da bu olayda, rakamlarda, mahkeme kararlarında vb. belirenin sıcağı sıcağına teşhirinden edinebilir. Bu kapsamlı siyasal teşhirler, yığınları devrimci eylem bakımından eğitmenin zorunlu ve temel bir koşuludur.
Rus işçileri, polisin halka zorbaca davranışına karşı, dinsel mezheplere zulmedilmesine, köylülerin kırbaçlanmasına karşı, amansız sansüre, askerlere işkence edilmesine, en masum kültürel girişimlerin bastırılmasına vb. karşı niçin hâlâ bu kadar az devrimci eylemde bulunmaktadır? Böyle bir eylem, ‘elle tutulur sonuçlar vaadetmediği’nden, ‘olumlu’ fazla birşey sağlamadığından, ‘iktisadi mücadelenin’ onları buna ‘itmediği’nden ötürü müdür? Böyle bir görüşü benimsemek, yineliyoruz, saldırıyı gerekmediği yere yöneltmek olur, kişinin kendi darkafalılığını ‘ya da bernştayncılığını’ işçi yığınlarına yüklemek olur. Eğer bütün utanç verici haksızlıklara karşı yeteri kadar geniş, çarpıcı ve anında teşhirleri hâlâ örgütleyemiyorsak suç bizdedir, yığın hareketinin gerisinde kalışımızdadır. Bunu yaptığımız zaman (ve bunu yapmak zorundayız ve yapabiliriz de), en geri işçi bile, öğrencilerin ve dinsel mezheplerin de, köylülerin ve yazarların da, kendisini yaşamının her adımında baskı altında tutan ve ezen aynı karanlık güçler tarafından hareketlere ve keyfi davranışlara uğradıklarını anlayacak ya da içinde duyacaktır; ve bunu duyunca, kendisi de tepki göstermek isteyecektir, bu yolda dayanılmaz bir istek duyacak ve gereğini yapmayı bilecektir; bugün sansürcüleri ‘yuhalayacak’, yarın bir köylü ayaklanmasını amansızca bastırmış olan valinin evi önünde gösteri yapacak, öbür gün kutsal engizisyonun işini gören papaz kılıklı jandarmalara bir ders verecektir, vb. Şimdiye kadar çalışan yığınların önüne mümkün olan bütün konularda uygun teşhirleri sermekte çok az şey, ya da hemen hiç bir şey yapmadık. Bir çoğumuz, henüz bu yükümlülüğümüzün bilincine varmış değildir, ve fabrika yaşamının dar çerçevesi içinde “günlük tekdüze mücadelenin” ardında kendiliğinden sürüklenmektedir. Bu durumda, ‘İskra, günlük tekdüze mücadelenin ilerleyişinin önemini küçümseme ve buna karşılık parlak ve eksiksiz düşüncelerin propagandasını yeğ tutma eğilimindedir’ (Martinov, s.61) demek, partiyi geriletmek, hazırlıksızlığımızı ve geriliğimizi savunmak ve yüceltmek demektir…
Siyasal sınıf bilinci, işçilere, ancak dışardan verilebilir, yani ancak iktisadi mücadelenin dışından, işçilerle işverenler arasındaki ilişki alanının dışından verilebilir. Bu bilgiyi elde etmenin mümkün olduğu biricik alan, bütün sınıf ve tabakaların devletle ve hükümetle ilişkisi alanı, bütün sınıflar arasındaki karşılıklı ilişkiler alanıdır. Onun için, işçilere siyasal bilgi vermek için ne yapmalı sorusuna yanıt, pratik içindeki işçilerin ve özellikle ekonomizme eğilim gösterenlerin çoğunlukla yeterli buldukları, ‘işçiler arasına gidilmelidir’ yanıtı olamaz. İşçilere siyasal bilgiyi verebilmek için, sosyal-demokratlar nüfusun bütün sınıfları arasına gitmek zorundadırlar; onlar askeri birliklerini bütün yönlere sevketmek zorundadırlar.” (Lenin, Ne Yapmalı?, s. 90-100)
Yazı kategorisi: BİLİM | Yorum Yok »

















